17 Ağu 2009

oburcuk olarak neler öğrendim:)

tecessüsün süper bir şey olduğunu (Arapça kökenli bu kelime üstüne vazife olmayan konularla fazlaca alakadar olmak, kurcalamak manasına geliyor)

Süslü olan şeylerin her zaman en güzel şeyler olmadığını,

Paranın çokluğunun her zaman zevkle eşleşmediğini, bazen makul bütçeler ile de muhteşem lezzetler, keşifler yapabileceğimizi,

Şarabın sohbetle, rakının sofrayla, sofranın özenle mükemmelleştiğini

Kırk yıllık cacığa kuş üzümü koymanın mutfakta sanat sayılamayacağını, füzyon denen şeyin önce bir sürü mutfağı, yöntemi, tadı bilmek, tatmak sonra müthiş bir yetenek, heves ve sabır gerektirdiğini,

ama bazen de tam da gereken şeyin kırk yıllık cacığa kuş üzümü koymak olduğunu,

Kimsenin annem gibi buğulama balık yapamadığını,

Kayısı reçeline bademin çok yakıştığını,

Misafir ağırlamak için her zaman heyecan duymayı ve özen göstermeyi

Harikulade bir yemeğin ille de portakallı ördek olması gerekmediğini, mevsiminde kırmızı ve mis kokulu domates, gevrek simit ve kar beyaz beyaz peynirin ( nazar değmesin diye çörek otu ile lekelemek gerekir :) ve güzel demlenmiş bir çayın bizi bir süre cennette götürebileceğini,

Osmanlı mutfağının mantı ve salçalı köfte demek olmadığını (19.yüzyılın ikinci yarısına kadar tanımadığımız domates nasıl oluyor da güya Osmanlı Mutfaklarının hepsinde yer almakta?)

Ayrıca Osmanlı-Osmanlı Saray- Anadolu-Türk- İstanbul ve Sefarad mutfaklarının aynı şey olmadığını,

''Gurme'' olmanın tencere tencere yemek yemekten öte bir şey olduğunu,

Maaşları biriktirip biriktirip dünyayı gezmenin ve İtalya'da bir köy pazarından ev yapımı limoncello almanın hayati önemini,

İyi bir lokma için uzun yollara değdiğini,

Bir seyahate gitmeden önce mutlaka önce nerelerde , neler yemek istediğimizi planlamak gerektiğini,

Bazen de hiç plan yapmadan sokak sokak gezerek lezzetleri aramanın, keşfetmenin güzelliğini

Cennetin güneşli bahçeler, zeytin ağaçları ve mavi denizler ile çevrili olduğunu,

ve tabi en önemlisi asla 36 beden bir sezi olamayacağımı:)

Hiç yorum yok: