15 Oca 2017


"Aşkım umutsuz bir çöl, ben kum kadarım" diyordu Murathan Mungan bir şiirinde ...
Kum kadar olduğumu kabul ediyorum ama aşkım umutsuz bir çöl değil. 
     Bir deniz fark var kumsalla çöl arasında. Ben o denize inanıyorum.

Her Afrika gelişimde Sahara çölünü uçaktan izlemek bir mucize.
"Sensiz bir oda Sahra çölüdür bana , kimseler bilemez bunu!" der Aragon.
Çöl Kanunu!
Sayıklamadan, ah etmeden,
kime ne verdikse, kimde nemiz kaldıysa helal ederek yürümek lazım diyorum ben.
Kırmadan ve kırılmadan.
Yürümek ve geçmek bu çölü.

20 Tem 2016




Bir şeylere karşı durmak çok güzel!
Evet bunu biliyoruz; kimden nefret ettiğimizi, kime kızdığımızı, neye karşı olduğumuzu.
Bunun için çokça öfke, hırs ve kızgınlık gerekiyor.
Belki neye/kime karşı durduğumuz kadar neyin bir parçası olmayı seçtiğimiz de önemlidir.
Attığımız her adım, aldığımız her nefes,
kalbimizin her atışı bizi inandığımız dünyaya yaklaştırmak için bir kaynaktır.
Cılız ömrümüzü kocaman bir hayat yapabilmek için umuda, kararlılığa ve eyleme ihtiyacımız var. Kalbimizdekini, aklımızdakini ve ellerimizin ucundakini denkledik mi tamamdır!

Attila İlhan'dan aşka dair...



"Bahçe'de (adana) uzaktan bir kız sevdim. Ufacık bir ilçeydi burası, evimiz kasabanın biraz uzağında; henüz Danıştay'daki davayı kazanmamışız, okula gitmiyorum, bütün gün odamda otururdum, geceleri lüks lambasının ışığında bir şeyler yazardım; bahçemize bitişik çok geniş bir bahçe içinde, askerlik şubesi vardı; şube reisi binbaşı, ailesiyle, binanın üst katında otururdu: liseyi bitirmiş ince kızı ve karısıyla beraber.
...
Komşuyuz ya, annem annesiyle konuşuyor, tabii onunla da; çok sıkıldığından yakınmış, bir yere çıkamaz, çıksa gidecek yer yok: ne park, ne sinema, ne tiyatro! Annem roman okumasını öneriyor, eğer isterse... Attila'nın bir sürü kitabı var, canının çektiğini alabilirmiş! Üç gün sonra mı ne, istemişti; ne çok şaşırdığıma, ne kadar sevindiğime, köpeğimiz Zorro şahittir: olanca kitabı elden geçirdim, ona hakkımda en olumlu fikri vereceğine inandığım kitabı arıyorum; nihayet birkaç tercüme roman seçip yolladım. O gece yatarken bakmaz mıyım: odasına hala ışık yanıyordu, besbelli okuyor.

O'na mektup yazmak nereden aklıma geldi? Yalnızlıktan boğuluyordum ondan mı, yoksa onu her görüşümde, suratıma dalga dalga güneşli deniz yansımaları vuruyordu, ondan mı; belki ikisinden de! Bir gece kağıda kaleme davranıp, sık sık, onun ışıklı penceresine bakarak, birkaç sayfa karaladım; bir dahaki sefere, kitaplardan birisinin arasında, bu mektup da gitti: O'nu uzaktan seviyor, bunu dürüstçe açıklıyordum; nedense cevap yazmayabileceğinden, hiç kuşkulanmamıştım, yanılmamışım; görkemli majisküllerini hiç unutmadığım süslü el yazısıyla, cevabı hemen geldi. Böylece düzenli olarak mektuplaşmaya başladık.

O mu çok mahçuptu, ben mi sıkılgandım; o zamanki bahçede ümmet kırsallığının gelenek ve göreneği üzerimize dayanılmaz baskı mı yapıyordu, bilemem; bildiğim o ki, sadece mektuplaşarak, birbirimizi uzaktan sevdik: ne bir buluşma, ne bir görüşme, ne de sevişme!

Bilmem hangi vesileyle Osmaniye'ye gitmişti, mektubunda diyor ki: "... Size beni hatırlatması için bir kitap almak istedim, bundan başkasını bulamadım". Kitabın ilk sayfasına, tarih atmış: 27 haziran 1944, hemen altında adının ve soyadının baş harfleri: n.e. Hala sakladığım eserin, 49. sayfası o günden bugüne kıvrık duruyor, orada şu satırlar:

"...O'nu görmüştüm, onu beraberimde götürmüştüm: bundan hiçbir şey bu malikiyeti benim ruhumdan söküp alamazdı; yakında uzakta, mevcut gayrimevcut, onu kendimde taşıyordum; bundan ötesi umrumda bile değildi; tam aşk sabırlıdır, çünkü mutlaktır ve ebedi hisseder. Onu benden sökmek için kalbimi sökmek lazımdı. Bir kere ona bakan göz için ışık ne ise, bir kere onu kavrayan ruha fikir ne ise, bu hayal de benim için öyle idi, onu artık o derece kendimin hissediyordum..."
...

Şimdi soru şu: yaşamadığımız aşklar, niye yaşadığımız aşklardan mutludur? Günlük hayatın dağdağası, çeşitli toplumsal ilişkiler, en soylu duyguları değirmen gibi öğütüp, un ufak ediyor da ondan mı? Belki uzaktan sevilenler, bitmek tükenmek bilmez hayal kurma imkanlarıdır; oysa yakınlaşıldı mı, hele gündelik hayata birlikte girildi mi, bütün hayal kurma imkanları ortadan kalkıyor; meydanda çırılçıplak kalan, iğrenç izzetinefis harpleri, yapış yapış cinsellik ve çirkin çıkar hesapları!

Uzaktan sevince öyle mi ya? Lamartine ne diyor? 'yakında uzakta, mevcut gayrimevcut, onu kendinizde taşıyorsunuz; elbet o da sizi'; en esrarlı elektriğiniz, sinsi sinsi, birbirinize akacak; o güç, içinizdeki mutluluk çarkını harekete geçirecektir."


Şehir delirdi. İnsanları birbirine çarpa çarpa
Çiçeklerimi sulamıyorum, çıkmıyorum evden
Kim kimin kalbine girebilir bunca hınçla?
Bir aslanın son gözleri avcının namlusunda.
Sulardan ölü topluyorum.
Unutmuyorum
Fazla suyla çürüyen otların bir ahı vardır...

Bir gecede bir aşk icat edebilirdik
Gözlerimizi kapar şehrin üstünden uçardık
Dokunabilseydik birbirimize
Karnımız, karnımızın içi hafif düşün
Uçuşuyoruz
En imkansız kuş bu biliyorum bu cinayet çağında
Anlayabilseydik birbirimizi, az çıksaydık kendimizden
Marşları, siren seslerini, öfkeyi kullanmazdık
Selaları kullanamazdık, ölülere ayıp olurdu!



Sen ağaç değilsin ki kök salasın!
Aşağıdaki hikayeyi yedi yıl önce bloğumda paylaşmışım. Bu akşam tekrar okudum. Uzun zamandır böyle bir duygu hissetmemiştim... Kelimeler her zaman aynı anlamlara gelmiyor. Okudum ağladım. Ağladım okudum. Neyi kaybettiğini hatırla! Onu sen kendin ara, kendinde ara! Büyük arayış başlasın artık, yalvarırım başlasın!

"Nedir bu kaybolan nesnelerden alıp veremediğin diye soracak olursanız, size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim. Nedir noksan! Nasıl, neyle giderilir!
Kaybolduğunu hissettiğimiz ister heybe olsun, isterse deve, arayış başlamıştır; büyük arayış.

Hikayemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rast gelmiş. “devemi kaybettim” demiş dervişlere; “onu siz gördünüz mü?” dervişlerin ilki; “bir gözü kör müydü devenin!” diye sormuş. adam sevinçle “evet!” diyerek cevaplamış bu soruyu. ikinci dervişin “ön dişlerinden biri eksik miydi!” sorusu karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak “evet, evet” demiş. dervişlerden üçüncüsü “bir ayağı topal mıydı!” diye sorar sormaz “evet, evet” cevabını yapıştırmış. “o halde” diye konuşmuş dervişler, “sen deveni bizim geçtiğimiz güzergâh üzerinde ararsan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır.” kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.

Bulamamış adam aradığı yerlerde devesini ve ne yapması gerektiğini yine dervişlerden öğrenmek isteğiyle bu kez dervişlerin peşi sıra gitmiş. yine sorular karşısında kalmış adam: “devenin bir yanında bal, öte yanında mısır mı yüklüydü!” demiş birincisi; adam “evet” demiş. “hamile bir kadın mı biniyor senin devene!” demiş ikincisi, yine “evet” demiş adam. “biz senin devenin nerede olduğunu bilmiyoruz” demiş üçüncü derviş. bunun üzerine deveci, bu üç kişinin kaybettiği deveyi çaldıklarına kanaat getirmiş ve onları kadı karşısına çıkarıp başından geçenleri anlatarak üç dervişi hırsızlıkla suçlamış. Kadı, devecinin ifadesini yerinde bularak üç ermişi deveyi gasbetme suçundan hapse atmış.

Kısa bir süre sonra adam devesini arazide başıboş dolaşırken bulmuş ve dervişlerin salıverilmelerini temin maksadıyla mahkemeye başvurmuş. Daha önce dervişlerin kendi durumlarını izah etmeleri için bir fırsat tanımayı hiç aklına getirmemiş olan kadı, onlardan nasıl olup da deveyi hiç görmedikleri halde deve hakkında bu kadar çok şey biliyor olmalarını açıklamalarını istemiş. Dervişler, yolda devenin ayak izlerini gördüklerini, izlerden birinin silik oluşunun devenin bir bacağının topal oluşuna delalet ettiğini; yolun yalnızca bir yakasından ot yemiş olmasının tek gözünün körlüğüne delil olabileceğini; ısırdığı yaprakları yırttığına göre ön dişlerinden birinin eksik olduğunun anlaşıldığını söylemişler.

“Arılar ve karıncalar yolun iki kenarında bir şeylere üşüşmüşlerdi. Bunların bal ve mısır olduğunu gördük. Bir konaklama yerinde çalılara takılmış uzun insan saçı gördük, devenin üstündeki kadındı. Yerde el ayası izi vardı, ancak doğumu yakın hamile bir kadın elini yere dayayıp otururdu.”

“Bütün bunları hırsızlıkla suçlandığınız zaman kendinizi temize çıkarmak üzere neden söylemediniz!”

“Çünkü devecinin devesini aramaktan vazgeçmeyeceğini ve onu çok çabuk bulabileceğini göz önüne aldık. Keşfettiği gerçeği ahlaki bir olgunlukla perçinleyecekti. Bizim salıverilmemiz için harekete geçerek cömertliğin, sorumluluk hissine sahip olmanın zevkini tadacaktı. Hadisenin göründüğünden farklı cereyan ettiğini gören kadı ise gözünde mantık yollarına güvenerek kestirmeden hükme varmanın değerinin düştüğünü görecek ve bir arayışa koyulmanın kıymetinin önemini kavrayacaktı. Kendini de yargılayacak ve birini peşinen suçlamadan veya bir iddiaya sahip çıkmadan önce kendi ölçülerini tartmanın kaçınılmazlığını kabul edecekti.”

“Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki, insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zannına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden bir şey gasbetmiş olmaz. Neyi kaybettiysen onu sen kendin ara.”

İsmet Özel

30 Kas 2015


Koynumda çaresiz bir kurt uluyor
Selaları dinliyorum
Mermerlerde gözüm
Adım yok adım yok
Kendi ölümü arıyorum

Yapılması gerekeni yapmak adına
Kollarında kanayan birini nasıl bırakıp gidebilirsin
İki kadeh, iki şiir, iki çığlık korkusuna



Rüyalarını kimseye anlatmamalısın!
Bir kuş bulup gözlerinin içinde
Sabaha kalmaz sustururlar

Sessizce kırılan, sendeleyen bir şey
Satır aralarında
Kış başlıyor
Çay içelim birlikte sabahlarında

Üşümeler, kış elbiseleri, uzun yağmurlar başlıyor


22 Kas 2015


Dünyanın birinci günü bu!
 Göğsümden sana hayat verdiğimi biliyorum
Yeniden doğurduğumu seni
Bütün balıkları uçuşuyor denizlerin
Karnımın içinde
Isınıyor, kımıldıyor hayat
Ellerine çözüyorum saçlarımı

Dünyanın birinci günündeyiz!
Bizden öncesi yoktu
Bizden çoğalacak ağaçlar, ormanlar, kuş sürüleri
Şehirler , insanlar, bayram yerleri
Ben bacaklarımı aralıyorum
Bütün meydanlarına etimin
Dikmek için heykelini



Yakama taktığın çiçeğe
Başımı eğip bakmıyorum
Bıraktığın evlere, denizlere, beyaz örtüsüne şu masanın
Bu yatağın ayak ucunda bir heykel gibi kıpırtısız

Bekleyen kim
Kımıldamadan, ah etmeden
Bir taş köprü gibi iki boşluğun arasını tutan
Kimin ölüsü
Şimdi tel tel kendi saçlarını yolan

Başımı eğip bakmıyorum
Göğsümün orta yeri kan
Kırılan bardaklara
İçimin gümbürtüsüne

Aşk kimle ne konuştuysa
Yalan!

Dünyayı şu kiraz ağacının üstünden bir kere daha izlemek için
Neler vermezdim!
Senin dallarında kalmak için
Kırılmadan , kurumadan, senin gövdene saklanarak


Kaç şimdi arkasında ayna olan kapılardan!


20 Ağu 2015


Gazete okumuyorum. TV izlemiyorum. Gündemi takip etmemeye çalışıyorum. Bu beni kültürsüz, duyarsız biri mi yapar emin değilim. Başımı kuma gömmüş veya bunu arzuluyor değilim. Dünyanın ne boktan bir yer olduğunu iliklerime kadar biliyorum.

 Ülkelere, bayraklara, devletlere, politikacılara, marşlara, tarih kitaplarına, pasaportlara, hudutlara, hava-deniz-kara sahalarına, evlilik cüzdanına, tapulara, ordu komutanlarına, gazete haberlerine, merkez bankasına, kartvizitlere, göklerdeki babamıza, futbol takımlarına, merkez bankasına, bağımsızlığa, fetihlere, kahramanlıklara, hesap cüzdanlarına, demokratik seçimlere, beyaz saraya, batı medeniyetine, meleklere, siyasi partilere, sloganlara ve insanlığa inanmıyorum! 

Akıl sağlığımı koruyabilmek için, delirmemek için, elimden bir şey gelmeyecek acılarda takılıp merhem olabileceğim bir yarayı kaçırmamak için , okuduğum bir gazetede haberinin bendeki etkisi günlerce geçmediği için olan bitene kulaklarımı biraz tıkamaya çalışıyorum. 

Ama kaçamayız. Kaçamıyoruz. Amacım kaçmak değil. Aklımı korumak. Olan oluyor. İnsanlar biz görmesek de ölüyor. Beyaz aslanın nesli tükeniyor, ben Lily ile parkta oynuyorum, analar ağlıyor. Analar hep ağlıyor. 

6 Ağu 2015


Konuşmamız gerekiyor
Yeni olan her şeyden

Bir ev var anlatmam gerekiyor!
Denize çıkan sokaklardan, evlerin önlerinden, sokakların kalabalığından, Beyoğlu’nda bir pasajdan geçilecek, bir nihavend akşam makamından ve beyaz masa örtüsü üzerinde iki tek rakıdan.
Sonra hep “o ev”
Kapıyı hep içerden birilerinin koşarak açtığı
Karaköy’de, Kurtuluş’ta, Üsküdar’da belki
Konuşmamız gerekiyor şimdi 
Neleri artık hatırlamadığımızı
Yüksek tavanlarını evlerin, eski balkonları, 
Samatya’da bir sokağı konuşalım
Saçlarını yalnız evde çözen kadınların
Cam önünde çoğalttıkları çiçeklerden
Bir evin o hallerinden, sabahları demlenen çaylardan, çocuk ellerinde salçalı ekmeklerden 
Ufacık salondaki o devasa büfe, içindeki binlerce bardağın beklediği o bir adamı konuşalım, çarşıya uğramadan eve gelmeyen.
Cıvıltılı bir sesle sehpaya bırakılan o yorgunluk kahvesinden,
Akşamları soyulup bıçak ucunda uzatılan elmalardan, kış mevsiminden, soba isinden, beyaz badanalarından Mayıs aylarının, bahar pikniklerinden.
Ekmeğin hep taze konduğu o masayı konuşmamız gerekiyor!
Benim hiç doğurmadığım o çocuktan, 
Karnımın içinde o evi bekleyen..
Hadi o evi konuşalım.
O eski İstanbul’dan, beni ilk öptüğün günlerden,
Hadi gel ikimizden konuşalım!

27 Nis 2015



Yeryüzünün bütün renklerini gözlerinde gördüm ve gözlerimden başladın içime girmeye
Bir çığlık, bir soluk, bir nehrin aniden kendini doğurması senin ellerin

Çölden geldim biliyorum ben suyun kıymetini
Saklı yerlerimde
Göğsümde süt gibi biliyorum

Kimin elleriyse bu
Tutan bırakmayan
Bir ad bulsun bana
Yoğurup şekil verdiği bu çamura yeni bir ad

Bu ormana kavuşmuş olmak
Ormanın hızlanması sonra
İçinde ne varsa!
Vahşi hayvanları, gövdemde yosunları, 
sessizce gezen leoparları, duran, bekleyen, uçamayan sesimin kuşlarını
Bir göz darbesiyle
Hayata döndürdün

Bir rüya 
Bir amin
Bir teşekkür

Sensin kollarındayken beni yaratan allah
O eski güzel gemi salınan akşam ezanlarında 
Dua sensin!








Hep kaybederim kirpik savaşlarını ben!

Bu göz susuzluğunda 
Göz kapaklarımın altındaki kuyularda 
Saklı bir sesim vardı
Çıplak
Yüzyıllardır bekleyen

Bir prenses kuleden aşağıya sarkıttığı saçlarını yavaşça topluyor
Bir şarkısı vardı
Mırıldandığı 

Dünya benim kalbim
Dünya hiç kalır benim kalbimin yanında


12 Nis 2015


Bin kafesin kapısı birden açıldı
Sesin çıktı, göklendi, kanatlandı
Adımın harfleri bir bir uçuyor şimdi nefesinle

Boynumda bir yer buluyorsun
Soluk soluğa
Sessizce

Kumun altındaki şeyleri
Biliyor ve kurtarıyorsun
Denizlerimden içip
Bana ırmaklarını veriyorsun
Aşk ellerimde büyüyor, büyüyor

Senin ağırlığın eski güzel bir gemi
Deniz oluyorum altında ben
Sığıyoruz birbirimize
Martı sesleriyle

Aşk hiç geçmez. Bunu unutma diyorum
Islıkla yanıt veriyorsun.
Bir rüzgar çıkıyor

Unutuyoruz. Ne unutmayacağımızı bile...


Denize yakın odalarda, yaz öğleden sonraları
Üzüm içerdik 
Mavi sandalyelerde
Başını göğsüme gömerdin 
Etimin içinden geçerdin
Birbirimizi tamamen parçalayacak gibi 
sevişirdik ve ağlardık

Duvarların bildiğini, tenimin bildiğini
Kendimden saklıyorum
Hayatın altına
Gündeliğe 

Etimdeki
Bu yaralar zamanın yaraları hep
Aramızda duran

Senden kalan kanların, az zamanların ülkesindeyim
Nefesimi denklesem
Canım yetmeyecek biliyorum!

Şimdi gül koysam pencere önlerine
Denize yürüsem
Hatırlamasam...

Balıklar öyle çoğalmış
Koca bir duvar denizin önünde
Gözlerime bakıp ölüyorlar...


5 Nis 2015


    


Sadece denizin ve ağaçların bildiği bir halim var benim.
Durmadan onu özlüyorum... 
İnsan olmanın ağaç olmaktan, balık olmaktan, toprak olmaktan başka bir anlama gelmemesi gerekiyordur belki de. 
"Ben muhtesem bir ağacım" diye bağıran bir ağaç hiç duymadım!




- "Yukarıyı merak ediyorum" dedi. "Şimdi bir gemi gelse beni uzaya götürse!" 
- "Zaten yıldızların, bulutların, kumsalların ve ormanların içinde olduğumuzu bilmiyor musun? Neden bizi bu beton duvarların, pencere demirlerinin içine koymuşlar? Durmaksızın özlediğimiz , beklediğimiz o şey nedir?"
-"Ormanlar değil. Ormanlarda yaşayamazdık biliyorsun... Vahşi hayvanlardan korkmaz mısın sen de? Gitme imkanım olsa ben Ay'a giderdim. Ay'a ayak bastığını düşünsene! İlk sen yürüyorsun , sadece senin ayak izlerin! Keşfe bak!"
-"Dünya bitti mi? Kurtarılamaz mı? Gece ormanlarında bir aslan seni bu kadar mı korkutuyor? Neden beton bir apartmanın 15. katında uyurken kapını iki kere kilitliyorsun? O aslanın gelip televizyonunu, bilgisayarını, çekmecendeki İsviçre saatini çalacağından mı korkuyorsun?"



- Kesinlikle yapmamamız gereken şeyler var! Savaş zamanları hariç birbirimizi öldüremiyoruz!

- Savaş ilan edilirse gerisi kolay o zaman. Uzun süre beklememiz gerekir mi?

- Savaş ilan edilmez ki, hep savaş vardır sadece aralarda adına barış denen kısa molalar oluyor.

- Peki birbirimizi yiyebiliyor muyuz?

- Anlamadım?

- Acıktığımızda!

- Hayır! Bu hiç hoş karşılanmaz! Sadece başka hayvanları yememize izin var. Bir de sebzeleri otları yiyebiliyoruz. Ağaçlarda yetişen tatlı şeyler var, meyveler. Önce yavru bir kuzuyu, bembeyaz bir tavşanı ardından da incir ve karpuz yiyebilirsin mesela.

- Ama kuzular zararsızdır? Neden onları yiyoruz?

- Biz dünyada tehlikeli gördüğümüz hayvanlara örneğin jaguar, kaplan , timsah tuhaf duygular besleriz; safarilerle onların yakınına sokulur , resimlerini çeker veya ava gidip onları silahlarla vururuz , derilerini çanta yaparız, başlarını samanla doldurup duvara asarız ama onları yemeyiz. Bazılarımız biraz romantiktirler; uysal hayvanları ,inekleri, kuzuları yer, derilerinden ayakkabılar giyer ama tehlikeli hayvanların avlanmasını istemezler. Panterleri neredeyse kutsal bulurlar, belgesellerde gözleri dolar

- İnsanlık tuhafmış, ancak devlet hedef gösterdiğinde ceza almadan öldürebiliyorsunuz ama bu sizi durdurmuyor. Öldürmeyi seviyor ama birbirinizin etini yiyemiyorsunuz. Yemek için kesinlikle uysal ve zararsız hayvanları seçiyorsunuz. Vahşi hayvanlar sadece spor olarak öldürülebiliyor veya şahane bir dokunulmazlıkları var.

- Medeniyetin bazı bedelleri var! Yasalar, kanunlar anlıyor musun?

- Bu kanunları da canları öldürmek istediğinde savaş çıkaranlar mı koymuş?

- Devlet. Devlet karar veriyor buna!

- "Ben sizin yerinizde olsaydım devletin bana söyleyeceği hiçbirşeye inanmazdım!"

4 Tem 2014


 Kendini öldürmesi insanın
Düştüğü yerde kalması değil mi?

 Bana bir saat verdin
Geçmişe akıyor
Saat şakağımda dünyanın kalbini Kabe’den duyuyorum
Tik tak
Canımı dişime takıp secdeden kalkıyorum
Yüreğime çıkışıyorum
Yaşamak ölmek meselesi değil
Kumsalla çöl arasındaki bir deniz farkla
Yaşayacağım
Akşam göğünden bir salkım yıldız koparıyorum
Sırtımı Kıble’ye dönüyorum

Artık dua etmemesi insanın
Allah’ı öldürmesi değil mi?

İçindeki...

2 Tem 2014


Denizi görmeden kıyısından dönen
Sensin
Dört nal geçip gittiğin
Gece ormanları, ırmak yakamozları,
Bir aşkın bitişi
Yakılmış günler, kum saatleri,
Zaman geçmez, iyileşmez,
Göz kırılması, boğazımda bir taş,
Bir bıçak tam şuramda 
Sensin zaman


11 Haz 2014


Seni üzdüm. Seni üzdüğüm yerde kendimi öldürdüm.
Sol elimi koparıp atıyorum boşluğa.
Sevinecek bir şey bulamıyorum…
Kuşlar bir anda durdu. Kanatlarını katladılar.
Gökyüzü küçülüyor.
Kuşların azlığından.
Alçak tavanlarından evlerin ciğerim acıyor.
Nefes...
Tek bir nefesim kalsaydı
Toplardım göğsümde dağılan narı

Seni şimdi
Bu göz susuzluğunda
Bu yalan yataklarında
Özlüyorum



23 May 2014






Göğsüne vurup duran
Bir sarkacı unutabilir misin?

Unutmadım gözlerini



''ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim''


Asaf Halet Çelebi


16 May 2014

Mutsuzum. Ruhuma-kalbime-düşüncelerime uygulanan yoğun bir baskı var. Bu baskıyı uygulayan silahlar/sopalar değil. Ruhlar! Dünyayı/dünyamı ele geçirmiş, kaçamadığım, belki/korkarım benim de onlara kaynaştığım bu kalabalık soluduğum havaya karışıp, etime işleyip, beni bu ülkeye, dünyaya, aileme, arkadaşlarıma, evime, odama, aynadaki yüzüme ve aslında bütün insanlığa yabancı etti. Yokmuşum, olmamalıymışım, benim varlığımda, ruhumda büyük bir diken varmış ve bu pütürle uyumsuz kalmışım zamana ve insanlığa...

Çocukların gözleri, denizlerin güzelliği, uçan bembeyaz kuşlar ve ormanlar dışında dünyayla, tarihle, insanlıkla aramda hiçbir uyum, yakınlık yakalayamıyorum.
Hayır, nefret etmiyorum ama aynı tanrılara tapmıyorum, aynı marşlarda yürüyemiyorum sizinle. Hiçbir bayrağa, ülkeye, marşa, etnik gruba, ten rengine siyasi partiye aidiyet duyamıyorum.
İnsanlığın bütün arka bahçelerini, kilitli odalarını, gözlerinin arkasında riyakarlığı, bencilliği, kötülüğü görmüş olmak. Sonra oturup oyuna devam etmek ve bunun utancı.

Bana benzemeyen ama onlara yavaş yavaş benzeştiğim ve bunun için kendimi öldüreceğim bu kalabalığı anlamaya çalışıyorum. Çevrem onlardan olmayan her duygu ve düşünceyi toptan bir kefeye koyup kategorize eden ve küçümseyen, hemen her konu hakkında sarsılmaz fikirlere sahip, kendini modern – aydınlık-ahlaklı zanneden , ezberlediği değerlerin başını tutan, başını gömdüğü kumdan iphone ekranı ve twitter-facebook sayesinde çıkmış, orada okuduklarıyla şahane bir aydınlanma yaşamış ve mail fw ederek, kalabalığa karışarak kendini devrimci kabul eden bu güruhla dolu!

İnsan ne zaman yalnız kalır sahi? Karşı koltuğunda biri oturmadığında mı? Kelimeleri, anlamları kaybettiğinde mi? Ben dünyayı hep kelimeler aracılığıyla gördüm. Okumak yetmez o okuduklarından, sana öğretilenlerden, yeniden yaptığın, vazgeçtiğin değerlerden, cümlelerden bir insanlık çıkarabildin mi asıl mesele bu!

Ama senin insanlığın bir tatlısu kovboyluğu dostum. Sen kalpazanlığın, soygunun, talanın, yok edişin, yüzeyselliğin, orta çağdakinden daha beter bir cahilliğin, insan-tanımaz bencilliğin, cebi dolu solculuğun, senden ibaret bir modernlik-refah bilincinin , Allahsız dinciliğin, hırsın, küçük ruhların, gönül darlığının takım elbiseli, ince topuklu, valsli, marşlı, dualı, başı örtülü, başı çıplak, başı boş, çok cocuklu, evli , bekar, evi çok odalı, yüzük parmağı pırlantalı, çok kahkahalı, bol Amin’li sürümüsün.

Bizi insanlığın leşlerinden yaptılar. Kokuşmuş ruhlarımız kendini rahatlatsın diye alışveriş yapıp, üreyip, kredilere girip, büyük ekran televizyon alıp, çöp gıdalar yedikten sonra hırsla spor yapıp, çok çalışıp, sonra tatile gidip, bolca boyalar sürüp, zamanı bile pahalı saatlerle ölçüp, genç ve güzel ve güçlü ve mutlu ve başarmış görünmemiz gerekiyor.

Biz zavallı robotlarız, kağıt fareleriyiz ancak kendimizi şahane,özel-vicdanlı-modern-aydınlık-özgür zannediyoruz. Özel / şahane / iyi kalplı insanlar olduğumuza öyle inanmışız ki! İçimizde insanlıkla paylaşmazsak yazık olur sanat-şiir-resim ve şarkılarımız var! Dandik müziklerle, kitaplarla , şiirlerle piyasaya sürip duruyoruz kendimizi. Hepimiz çok özel çok yetenekli çok farkındalıklıyız. Şahaneyiz... Herkes şahane!

Beğenilmek için ölüyoruz! İçimizde gizli kalmış yeteneklerimizi parlatmak için, alkışa şayan yanlarımızı keşfetmek için ölüyoruz. Biz bu alkışa, bu panayıra tapıyoruz. Ölen çocuklar, açlıktan çamur yiyenler umurumuzda değil bizim. Biz dediğim işte sen ve ben. Devlet dediğin, asker dediğin, ülke dediğin, ırk dediğin, kara sahası-hava sahası dediğin şanlı tarih dediğin burası bizim dediğin ne varsa senin değil canım kardeşim. Kusarcasına yuttuğun bu dünya, bu ağaçlar, bu , ağlayan insanlık!

13 May 2014


" Eğer kimse izlemiyorsa, herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan. Çarmıha gerilme sırasında izleyici sayısı düşük olsaydı, olayı başka bir zamana ertelerler miydi, diye düşünmeden edemiyorum. İsa'nın neredeyse çıplak olmadığı bir haç hiç görmedim. Hiç şişko bir isa görmedim. Ya da vücudu kıllı bir isa görmedim. Gördüğüm her haçta isa, belinden yukarısı çıplak olarak bir kot markası veya erkek parfümü için modellik yapacak görünümde.''



12 May 2014


Beni kollarında tutup ağzımdan öpüyorsun
Omuzlarım ellerinden kendine kanat yapıyor
Bu şehrin sokakları var, evleri var, karanlık köşeleri var
Karşılaşamadığımız hiç
Otursak otursak bir masaya oturuyoruz biz
Koca bir atlas aramızda, göç yolları, yüzyıl zaman,
Yaz gökleri kış gökleri, ellerinin mavisi,
Bir kuş ne kadar uçabilirse…
Gövdeni senin anakara belledim,
Sana varacağım, bir zambak bırakmak için göğsüne
Benim için bir orman, bir rüzgar, bir denizin mavi üstüsün sen
Seni kuşlar kadar özledim

29 Nis 2014


Sana geliyorum
Kolunda boynunda ne varsa at fırlat
Elbiseleri, örtüleri
Saçlarımı aç, ilikli ne varsa çöz
Çünkü aşk ayıklanmaktır çerden çöpten
Sarmaşıkları, ölü otları sıyıracaksın elinle
Göğsüme batmış dikenleri çıkaracaksın
Soluğun karnıma karışacak
Beni göreceksin…
Çünkü sen beni görmezsen
Ben hiç görülmemiş olacağım
Hiç uyanmamış olacağım
Ağzında uyanmazsam

Gülleri
Geri
Gömeceğim
Göğsüme

22 Nis 2014


" Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun.
Bile bile aldanmaya vardırıyordu işi
ama olmuyordu, kendisi vardı "

10 Nis 2014



Kapı sesi, cam pencere sesi hep
Ciğerimde, tam şurada bir taş biliyorum
Senin bana yaklaşan yüzün
Kandan kamaşmış
Senden bana nasıl gidilecek şimdi?

Gördüğüm en deli at seninkiydi
Akşamları ağlamayı ondan öğrendim
Çıplak sırtımı sana dönmeyi
Yerlere bırakmayı elbiseleri
Ama sevişmeden önce
Silahları suya atacaktık
En güzel ben ölsem, en güzel şiiri yazsam,
Bir çığlık şimdi kelimeler
Sen bütün bunları şiir mi sandın şimdi?




Ben aşkı göğsümde nefes biliyorum
Soluğum körük
Ciğerim ses
Kıyıya vuruyor
Vuruyor
Ben aşkı yanımda usturmaça taşıyorum
Bütün denizlerinle gel
Çarp bana
Dalyanlar balık dolup taşıyor
Bir gece nilüferi karanlık sularda
Sayıklıyor
Gölgelerde eski bir gül çürüyor
Bir yılan çeşme başında suyu bekliyor
Gel beni yeniden yap çamurdan ov güneşe koy beni

"Mavi efendim benim"
Ben aşkı içimde bir deniz biliyorum
Bekliyorum adımlarını uzaklarda bir ada gibi


9 Nis 2014


Çocuk öldü

Babası eski şehir çarşılarında bakır, gümüş ovalayan
Göz kamaşmasından duymamıştır selasını
Bir gece almışlar, geri vermemişler oğlunu
Durmuş bekliyor duvarda koca saat
Anası durmadan ot kaynatır, ah eder, bekler odalarda
Balkona çıkmaz, su içmez, ciğeri küçülmüş
Sıcak sütü üfleyerek içirirdi oğluna

Öldü oğul


Sofralara dimdik oturup sonra anason ağlayan adamlar 
Bir kadından verem almış olmalılar
Akşamları külhanbeylerinin ciğerlerini ikiye büken
Bir iç çekiş
Uzak mahallelerde kat kat evlerde
Bir kadının karanlık penceresine

Bir nara

Aşk..



"İnsanın gerçek dediği ve senin burada gördüğün, dokunduğun her şey,
psikolojisinin maddeye dönüşmüş halidir.
İnsanın düşünceleri maddeleşerek "dünyayı" oluşturur.
Gerçekler, düşüncelerdir.
Dünya, sen böyle olduğun için böyle!"



"İnsanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı. Bu gün sizi son kez görüyor olma ihtimalleri varsa, sizi gerçekten görüyorlardı. çek defterleriyle ve radyo şarkılarıyla ve dağılmış saçlarıyla ilgili her şey pencereden uçup gidiyordu. Bütün dikkatleri sizde oluyordu. İnsanlar kendi konuşma sıralarını beklemek yerine sizi dinliyorlardı."

8 Nis 2014



"Deniz o kadar durgun o kadar durgundu ki
karıncalar su içerdi."