17 Şub 2012

Yazgımı başkalarının eline bırakmadım asla. Seninle girdiğim savaşın yorgun, başı önde,yenik askeri değilim. Seninle hiç dövüşmedim ki ben. Sevdim sadece . Beni yalnızca yatağında bir gölge gibi anımsıyorsan . Korkunç… Bunu düşününce bir çocuk oluyorum. Üşüyorum ve umutsuzluğa kapılıyorum. Hiçbir zaman sana anlamlar yüklemedim.
Neredeysen orda dur . Nasılsan öyle kal. Şimdi duyar gibiyim ‘’Kimseye vaadedilmiş sevdalarım yoktu’’ der gibisin ‘’Tutamayacağım sözler vermedim’’. Senin cüretinde bu belki. İstemem yan cebime koylar ülkesi. Sen de bu ülkenin gözü doymaz kralı
Beni yalnızca bir gölge gibi anımsıyorsan ne acı! Yazgımı kimsenin eline bırakmadım asla. Bunca sevdiğim sana da eğilmiyorum. Elimde bana hiç vermediğin çiçekler. Gülümsüyorum…


Tom Robbins

"- Demek istediğim, bir ilişki olarak bunun geleceği sıfır.
- Gelecek mi? Ha, anlıyorum. Demek istediğin, nefis gökkuşağımızın ucunda altın bir kupa görmüyorsun. Demek istediğin, samimiyetimizin kar getirmesi muhtemel değil. Beni düş kırıklığına uğrattın, bense senin ampulünde, aşk ilişkisini bir yatırım gibi ya da denize nazır bir arsa ya da bir belediye ihalesi gibi gören o zavallı kara kurbağalarından birkaç watt daha fazla ışık olabileceğini ummuştum. Güzel bir günbatımının geleceği yok diye ya da bir kuyrukluyıldız bir sonuç getirmiyor diye de yakınır mısın? Ve bir aşk ilişkisi neden "bir yere varmalı" ki? Tutku, ormandan geçen bir yol değildir. Ormanın en derin, en vahşi yeridir o; perilerin hala dans ettiği ve iğrenç engereklerin dallarda uyukladığı bir mağaradır. Hiç suyu kalmamışlar ve fonksiyonlarını yitirmişlerin dışındaki herkes bu mağaranın cazibesine kapılır ve gizemleriyle büyülenir ama, motorlu testerelerin ve buldozerlerin gelip orasını aile tipi bir restoran haline getirmesini dilemez. Sonuç dediğin, öyle bir şeydir işte, bence. Emniyet. Güvenlik. Kesinlik. evet, gerçekten. Pekala, şunu sakın unutma kedi tatlısı: Biz bir "ilişki" yaşamadık; senle ben bir ''çarpışma'' yaşadık. çarpışmalar güvenli gelecekler için pek elverişli değildir, ama çarpışma olayının uyandırdığı ilgiden sıyırmak zordur. Haksız mıyım, söyle."
"- Ya parasal ya da ruhsal durumundan ötürü...çoğu kişide biraz, geleceğe güvensizlik eğilimi vardır...Sen hiç güvensizlik yaşamadın mı?
- Güvensizlik mi? Ben mi? Sürekli olarak. Her günün, uyanık olduğum her anında, ve belki uyurken bile. Bu dünyada güvenlik diye birşey yoktur sevgilim ve bu gerçeği ne kadar erken kabul edersen o kadar iyi. Güvenlik için çabalayan insan asla özgür olamaz. Güvenliği bulduğuna inanan kişi asla cennete varamaz. Güvenli sandığı yer, aslında araftır...Bekleme odasıdır, lobidir. O kişi sadece yanlış librettoyu izlemekle kalmaz, şovu seyredemeyeceği bir lobiye de takılıp kalır.
- Ya şov boktan bir şeyse?
- Bu şov uyduruk bir şey olsa bile, lobide beklemekten iyidir. Bu konuda kendi kararını kendin verirsin en azından. ama ilk önce, seyirci koltuğunu istemen ve şovu seyretmen gerek.
- Herkes birşeyleri bekliyor.
- Evet ve herkes şovdan vazgeçmek zorunda kalıyor. Bu da onları deli ediyor...Hangisi daha kötü, bir çıbanı neşterle yardırmak mı, yoksa saatlerce doktorun bekleme salonunda oturmak, formlar doldurmak, eskimiş magazin dergilerini karıştırmak mı; aksırıp öksürenler sana vahşi mikrobik yaratıkları püskürtür, bebekler feryat eder, kötü talih hikayeleri maç biletleri gibi değiş tokuş edilirken. muayene odasında olup da, çıbanın aslında bir kanser olduğunu öğrenmek bile, hayatını bekleme salonunda, plastik örtülü mobilyalara oturmuş mutsuzlarla birlikte bekleyerek geçirmekten iyidir. Araf, cennetten kötü değildir yalnızca, cehennemden de kötüdür."

Tom Robbins - Ağaçkakan

" Hayır bu zamanda kanun kaçağı olmak da kolay değil. Artık ahlaki uzlaşım falan da kalmadı. neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda genel bir fikir birliğinin bulunduğu günlerde kanun kaçağı, ister özgürlük, ister güzellik, ister eğlence uğruna olsun, yapılması gereken o yanlış işleri yapardı o kadar. Aradaki ayrımlar bulanıklaştı şimdi. Kasten yanlış bir eylem, ki kanun kaçağı için doğrudur, artık diğer pek çok kişi tarafından doğru diye yorumlanabiliyor, ki bu kanun kaçağının yanıldığı anlamına gelmek zorunda. Yel değirmenleri durdukları yerde durmazlarsa onlara mızrakla saldıramazsın. "

Tom Robbins - Ağaçkakan

" Şairler rüyalarımızı bizim için hatırlar.''

''Sen şair misin?''

''Ben kanun kaçağıyım.''

''Kanun kaçakları toplumun önemli üyeleri mi?''

''Kanun kaçakları toplumun üyesi değildir. fakat toplum için önemli olabilirler. Şairler rüyalarımızı hatırlar, kanun kaçakları onları oynar. ''

Tom Robbins - Ağaçkakan

" Yarım kaldığımızda bizi tamamlayacak birini ararız daima. Birkaç yıllık ya da birkaç aylık bir ilişkiden sonra ihtiyacımızın hala giderilmediğini görünce beraber olduğumuz kişileri suçlar, daha ümit vaad eden biriyle arkadaşlık kurarız. Bu hep böyle sürebilir (dizisel poligami), ta ki -bu arada bir partner yaşamımıza hoş boyutlar katabilse de- her birimizin kendi tamamlanmamızdan sorumlu olduğumuzu kabullenene dek. Bunu bize başka kimse sunamaz ve aksine inanmak, kendimizi tehlikeli bir şekilde aldatmak, girdiğimiz her ilişkiyi nihai başarısızlığa programlamaktır."


"It's never too late to have a happy childhood."


Tom Robbins

"Aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor?
- Aşka semtin en güzel pastanesine çikolatalı pasta almaya gittiğinizi, eğer kalırsa, pastanın yarısını yiyebileceğini söyleyin. Aşk gitmeyip kalacaktır."


Dokuz gezegenimiz arasında satürn neşeli olanıdır. Ağaçlarımız arasında da komedyen olan palmiyedir. Kuşlardan palyaçoluk, ördeğin tekelindedir. Meyvelerden ve sebzelerden, domates, Shakespeare'in ödlek palavracısı falstaff'ı oynayabilir. Şakacı olan muzdur. ama hamlet ya da macbeth rolü için pancar biçilmiş kaftandır."

14 Şub 2012

Buz çağına girdik gene. Kimsenin göründüğü gibi olmaması mı yoksa herkesin sadece göründüğü gibi olması mı? Hangisi daha acıdır? Derinliksizler, az sözler, diz boyu sularda konuşmak gerekiyor. Suya dokunmadan. Genelevlere hakkını teslim edelim, şimdilerde bilmiyoruz kim neyini satıyor, kime , neye?

Unutmak için sevelim diyorsun. Yokum.

Yeni evlere, büyük evlere ama yokluğuna senin. Yokum.

Balkonsuz, bahçesiz , çocuksuz evlere.


Emrah Serbes

"Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın bülent?"
"Hangisini?"
"Otomatik yanan, sensorlu lamba."
"Hayır."
"Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."
önüme baktım.
"Neden kırdın?" cevap yok.
"Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"Kırdımsa kırdım, ne olacak! çok mu değerliymiş?"
"Lamba senden değerli mi evladım, lambanın amına koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. lambanızı sikeyim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için."
"Beni görünce yanmıyordu baba."
"Nasıl ya?"
"Görmezden geliyordu, yanmıyordu. kaç sefer yok saydı beni."
"E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"Hadi ya! Sahiden mi?"
"Evet. ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok."

Babama sarıldım yıllar sonra.
Üzülmelerimiz bile benziyor birbirine. Aşklar. Kısacık. Birbirine eklenmiş kollar. Kısacık. Uzayanı sakız gibi. Uzuyor. Gücüm yetse bağıracağım. Avaz. En çok yazdıklarım çok unuttuklarım. Seni ne yazdım ne unuttum ben. Yaralarımda kanlar kuruyor. Saatler büyüyor. Yüzüm, yüzlerim; en çok ben sandıkları. Baktığınız o ben orada değilim inanın. Bir hayalet. Kapalı camlara bir kar topu fırlatıp atıyorum. kar sesi, cam sesi, can sesi. Sesim.

1 Şub 2012




Congratulations,

it's all sold. You've got nothing left.


Elveda Norma! Seni hiç sevmedim...

Metin Altıok

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Tıkandı geçitler yollar kapandı
Yalnızlığın buzdan çetelesinde
Kimseler umursamadı karı
Yüzlerinde iğreti bir kibirle
Hep düşürmekten korktukları,
Dalıp gittiler günlük işlerine

Diz boyu birikmiş kar içinde
Yürürdük uzatarak açtığımız kanalı,
İki kar güvesi gibi sokaklarda seninle
Anardık bütün yitik aşkları
Bu karlı kış gününde
Güngörmüş dağlara karşı
Sımsıcak öpüşürdük sarılıp birbirimize

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Şölensiz, sevinçsiz yaşıyoruz şimdilerde,
Bir iğdiş ve buruşuk zamanı
Kimsenin türküsü yok dilinde
Karşılayacak yağan karı
Coşkulu ve sarhoş sesiyle
Bıçak açmıyor ağızları;
Acı, yalnız acı var yüreklerde

Kar yağdı durmadan üç gün üç gece,
Yaslandı duvarlara, kapıları zorladı,
Pencerelerden baktı ev içlerine
Kar hiç böyle kimsesiz kalmadı
Kendi özgül tarihinde
Çıngırakların, kızakların karı
Yağdı herşeyin üstüne sessiz bir öfkeyle

Birikti bir çamaşır ipine bile
Saçaklardan sarktı,
Attı kendini gürültüyle yere,
Kimse sahip çıkmadı;
Yığıldı kaldı duvar diplerine
Yalnız kuş ayakları
Bastılar incelikle göğsüne

-Sevgilim, yanımda olsaydın keşke!

Kar var yaşadığımız günlerde
Umutsuzluk çevremizi kuşattı,
Kıtlık kıran gündemde
Yine de ele güne karşı,
Özenle saklıyorum yüreğimde
Sana duyduğum aşkı,
Dört yanım kar içinde

27 Oca 2012

Metin Altıok

''Kor düşseydi yüreğime bu yine de anlaşılır olurdu,
içimde suyu kesilmiş bir fıskıye birdenbire buruşup soldu''

25 Oca 2012



- Yarın ne kadar diye bir soru sormuştum Anna hatırladın mı? Sonsuzluk ve bir gün kadar...
- Duyamadım?
- Sonsuzluk ve bir gün kadar...



20 Oca 2012

iki gündür iliklerime kadar hissettiğim bir duygu var adını koymakta zorlandım, aşina olduğum bir duygu değil; t i k s i n ti . İnsanların sosyal medyada ''Ermeninin teki öldürülmüş işte abartmayın bu ülkenin başka sorunları var'', ''Ben Türküm Ermeni değilim'' vs vs. yorumlarını görünce ruhum küçülüyor;
BEN İNSANIM. Ne Türküm ne Ermeni ne Eşcinsel ne Japon ne Türbanlı Dinci ne Kürt ne Solcuyum. hiçbiriyim. hepsiyim. İNSANIM BEN. Ben kendimde aklımla kalbimle yarattığım değerlerimle övünürüm. İnsan eti yemem, çalmam çırpmam, ezmem, gönlüm geniştir, ruhumu büyütürüm, paylaşırım, özür dilerim, geri adım atarım, anlamaya çalışırım, düşünürüm, çok güzel domatesli pilav yaparım, şiir yazarım , severim. Kendimde gurur duyduğum şeyler bunlar benim. Irkım değil, doğduğum yer değil. Doğduğum toprakları severim. Denizlerimi severim ama benim değiller. Ben toprakların, denizlerin, ağaçların, nüfus cüzdanlarının, tapuların, karvizitlerin, evlerin, odaların, portakal ağaçlarının, fındık bahçelerinin sahibi değilim. Türk olmakla övünemem, ırkımla, doğduğum toprakla, babamın parasıyla, yeşil gözlerimle, soframdaki tabak tabak yemekle. Bunları ben seçmedim. Başka hiçbir ülkenin de vatandaşı olmaya hevesli değilim. ama Türksem eğer Ermeniyim aynı zamanda. Bu dünyada kim haksızlığa uğruyorsa o olmalıyım. Bir adam düşünceleri nedeniyle göz göre hedef gösterilerek öldürülüyorsa, katilleri kahraman ilan ediliyorsa, katilinin beresinin benzerleri satış patlaması yapıyorsa ben Hrant Dink'im o zaman. Cumartesi annesiyim. Oğlumu sabah devlet götürdü. Getirmedi geri. 9 yaşında bir çocuk gelinim. Oğlanlarla konuştum diye öldürülen bir töre kurbanı kadınım. Madımak'ta yaktığınız Metin Altıok, kafasını taşla ezerek öldürdüğünüz Sabahattin Ali'yim, 17 yaşında astığınız Erdal Eren'im, Ordunun bombalayarak öldürdüğü sigara-benzin kaçakçisi köylüyüm. Eşcinselim dedim diye babamın öldürdüğü Ahmet'im. İçeri alınan gazeteciyim. Kimliksizlik mi bu? Öyle olsun. Sizin kimlikleriniz bana fazla geliyor. Sizden küçüğüm ben.

16 Oca 2012

" Küçük insanı büyük insandan ayıran şeyin ne olduğunu sordu kendi kendine. Onu sıradan insanlardan ayıracak bir vasfı olmadığına, başkalarından çok da farklı sayılmayacağına göre kendi gözünde kendi neydi? Dar alanlarda bunalmaktan ibaret miydi meselesi? Küçük tasalarını hemen unutan, daha rahat,daha az sorunlu bir hayat yaşamak için çabalayan insanlar bunun farkında olmadıkları için mi küçüktüler? Bu dünyada iyi kötü yaşadıkları ve bir gün ilahi adaletin önünde sıradan hayatlarının hesabını vereceklerine inandıkları için mi huzurluydular? Huzurlu muydular gerçekten?Hayat uzun bir huzur muydu? "



yola birlikte düşeriz


kendi denizlerimizde


yalnız yüzeriz.

Gözlerin dibi görünmeyen kuyular gibidir.
Büyük sözlerin hiç tutulmamıştır.
Seni seviyorum demişsindir.
Çok ve Boş.
( evet bir vaattir sözler, unutmaz bekler)
Kırgındır sana zaman,
Geçmez.
Ve cambazlar duramaz iplerinde senin.
...Düşer...
Kendimi yeniden yapabilirim. Başka bir şey olabilirim. Yeniden. Kimi istersem. Bana Benzemeyebilirim. Hiç Değişmeyebilirim. Olduğum gibi kalabilirim. Ben Özgürüm.
ufalanıp dökülüyor sesim
böyle eğilip bükülme diye fısıldıyor hayat
ama dizlerime kadar içindeyim diyorum
yetmiyor
insanlık çok sığ
kocaman denizlere özeniyorum


Denize aşığım, deniz dibi cinlerine inanırım, Çağırıyorlar beni. Mavi. Deniz kızlarını ise bilirim. Adım gibi.


Nazım Hikmet

lambayı yakma, bırak!
kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum
kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum
… Atatürk hiçbir zaman böyle hıyar bir duruma düşmemişti. Çünkü Atatürk bizim gibi bir dallama değildi. O bir idealin peşinde aşk gibi koşmuş, hayatı boyunca kendi adına hiçbir çıkar derdine düşmemiştir. Biz özal görmüş Atatürkçüler Atatürkçülüğün anlamını yitirmişiz. Şimdi Erbakan dışında herkes Atatürkçü. Yılda bir gün Erbakan da Atatürkçü. Fettullah hoca tamamen Atatürkçü. Ulan Atatürkçülük böyle herkesin benimseyeceği bu kadar salak bir ideoloji olamaz ki…

Ferhan Şensoy / Üç Kurşunluk Opera

lale müldür



" ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim "

lale müldür


" yıkıntılarda
bir gölge
bir yara
yosun tutan yürek "

11 Oca 2012


" Bütün bu bulgular, onun güvenilir biri olduğunu gösteriyordu, bu yüzden ona güvenmemeye karar verdim. Nedendir bilmem, bu hoş ve net adamın yüzünün arkasında, sinsi ve hain bir Çin'linin bana nanik yaptığı duygusu uyandı içimde. O güne dek sinsi ve hain bir çinli tanımamıştım oysa."



" Why go on living when we can bury you for $49.50? "

10 Oca 2012


'' Kimim ben? istisna olarak, atasözü olmuş bir özdeyişe bakacak olursam, gerçekten de her şey dönüp dolaşıp, şunu bilmeye dayanmaz mı?: "Kiminle düşüp kalkıyorum?", "Arkadaşım kim?" itiraf etmeliyim ki bu son sözcük, kafamı karıştırıyor. Çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu sözcük, söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki bir kişilik olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor ''

Andre Breton


" Geceleyin, bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmayı, inanılmaz bir şekilde diledim hep; ancak, böylesi bir dilek bir kez ifade edildiğinde hiçbir anlamı kalmayacağından, ona rastlamamış olduğuma inanılmaz bir pişmanlık duydum. Ne de olsa, böylesi bir karşılaşmayı varsaymak pek o kadar çılgınca bir şey değil: olmayacak şey de değil. Sanki her şey kesin olarak durduruldu, Ah! yazdığım şeyi yazmasaydım keşke! Aklın mevcudiyetinin en fazla yok olabildiği bu durum hayranlık uyandırıyor bende. "

" Domatesin üstünde dörtnala koşan bir atı hayal edemeyen kişi geri zekalıdır "


Andre Breton


( Gerçeküstücülüğün babası olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım :)

Andre Breton



'' Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kanadı yok umutsuzluğun, akşam vakti deniz kıyısında bir taraçada, bir sofrada kalayım demiyor. Umutsuzluk bu, kardan elenmiş bir gemi o, ya da düşen kuşlara benzetebilirsiniz ama kanlarının en küçük bir kalınlığı yok.


Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Kopçası bulunamayan inci gerdanlık, bir ipe gelmez, böyle bir şey işte umutsuzluk. Başlamışsak bitiremeyiz umutsuzluğu. Saat dört sularında avizeden umutsuzlanırım ben, gece yarısına doğru da yelpazeden umudumu keserim, tutukluların cigaralarından umutsuzlanırım. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu... Umutsuzlukta kalır öyle aynalar, bize asla ölüp ölmediklerini söyleyemezler.


Beni büyüleyen umutsuzluğu gördüm ben. Yıldızların türkü söyledikleri vakit gökyüzünde uçan bu mavi sineği seviyorum. Şaşılacak, o uzun dolu tanelerine benzeyen umutsuzluğu, o kendini beğenmiş o öfke küpü umutsuzluğu büyük çizgileriyle tanıyorum.


Her gün herkesler gibi kalkıyorum, kollarımı çiçekli bir kâğıda uzatıyorum, hiçbir şeycikler hatırlamıyorum, ama hep umutsuzluğun yardımıyla o geceden koparılmış güzelim ağaçları görüyorum. Zaman içinde zaman bu. Büyük çizgileriyle tanıyorum umutsuzluğu. Böylesi bir umutsuzluk akla gelir mi! Yangın var! Ah yine geliyorlar... imdat! İşte merdivenlere düştüler... ve o gazete ilanları, o kanal boyunca ışıklı reklamlar.


Kum yığını, git, pis kum yığını! Büyük çizgileriyle önemli değil umutsuzluk. Bir orman yapmaya giden angarya ağaçlar, bir gün daha yapmaya giden bir yıldız angaryası, ömrümü uzatan bir angarya günleri daha. ''

Andre Breton


" Gerçeküstücülüğün içerdiği ruh hali, çocukluğun en iyi günlerini coşkun bir şekilde yeniden yaşamaktır. Hakiki bir yaşama en çok yaklaşan çocukluğumuzdur ''



'' Zenne '' Gala bu akşam. Gökkuşağını kovalayalım arkadaşlar. Aşkı savunalım. Varsın bize benzemesin. Renkler güzeldir. Sevmek güzeldir. Her kim seviyorsa, kimi seviyorsa, seviyorlarsa.
Bir kelebek
Kısa ve rengarenk. Kan damlası gibi kırmızı ve acı.
Öldürdüğümüz , susturduğumuz hayatlar. Göstermelik değerler, ezdiğimiz ruhlar, soldurduğumuz renkler. ''Zenne'' bize lazım. Birileri bize harcadığımız hayatları hatırlatmalı. Bize ''Zenne'' lazım ; ikiyüzlü ahlak anlayışımız, cellat namusumuz yüzünden azaldık biz. Az insanlarız, az seviyoruz, az özgürüz, az düşünüyoruz, az anlıyoruz. Aşkı kapalı kapılar arasında yaşanmaya mahkum edip, kendimiz o duvarlar arasında gerçekten ''kötü'' şeyler yaptığımız için kötüyüz biz. Düşüncelerimizde , kalbimizde, eylemlerimizde olmayan o ''namus'' namlunun ucunda. Ne kolay! Ahmet Yıldız'ı tanımam. Eşcinsel değilim ama sevdayı bilirim,

Dokunmazsan öleceksin gibi gelir, dokunursun öldürürler.

9 Oca 2012


Hakkında hiçbir yorum okumadan izleyin derim.


''İtalya'da 30 yıl boyunca borjiyalar vardı. Yani savaş, kıyım, cinayet... Ama Mikelanjelo, Leonardo ve Rönesans da aynı dönemde var oldular. Oysa İsviçre'de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı ama ne yaratabildiler? Sadece guguklu saati!..."

Orson Welles


"Televizyondan nefret ediyorum, fıstıktan nefret ettiğim kadar,

ama fıstık yemekten kendimi alıkoyamıyorum."

3 Oca 2012

Vilayanur S. Ramachandran

"Belki de benliğin ne olduğu sorusunun çözümü deneyselcilikte değildir. Belki de radikal bir perspektif değişikliği gerekiyordur. Hani einstein cisimlerin her hızda hareket edebileceği varsayımını reddetmişti ya, onun gibi. Eğer böyle bir perspektif değişikliğini başarırsak, büyük bir sürprizle karşılaşabilir ve aradığımız yanıtın en baştan beri gözünü dikmiş bize bakıyor olduğunu görebiliriz. Burada new age guru pozlarına yatıyor gibi görünmek istemiyorum, ama hindu felsefesinin bulanık bir şekilde de olsa ortaya koyduğu iançla ; yani benlikle başkaları arasında özsel bir fark olmadığı hatta benliğin bir yanılsama olduğu inancıyla bu fikir arasında tuhaf paraleller var."

2 Oca 2012

Bu filmi izledikten sonra ilk yaptığım şey koşa koşa gidip sıcak , mis gibi bir kahve içmek oldu. Buz gibi bir portakalı ellerimle soydum sonra, dilimledim, her dilimini cennet gibi yedim. Denizi görebilirsin, koklayabilirsin, dokunabilirsin, tadabilirsin, duyabilirsin.
Portakalı duyabilir misin?

Aşk filmi? Felaket? Dünyanın sonu?
Duyularınızı tek tek kaybetseydiğiniz hangi mükemmel duyuya sarılırdınız? Yaşamaya devam edebilir miydiniz? Muhteşem bir Brandy ve ispirtoyu, sabunla, tereyağını ayıran şey nedir?
İnsanlar ne için yaşar? Nasıl hayatta kalırlar? Aşk ''ne''den yapılmadır?
- Bana bir şey söyle
+ Bir şey?
- Diğer insanların bilmediği bir şey,
Seninle ilgili bir şey. Bir sır.




suya düş



“Çocukken Hitler'i sonunda çoğul eki var diye bir sürü kişi sanırdım.

Meğer yanılmamışım”

28 Ara 2011

14 Maddede Machiavelli..

Machiavelli'yi savunuyormuşum gibi olacak şimdi ama savunuyorum Allah günah yazmasın:)
Daha doğrusu savunmuyorum. ''soruyorum''

1 ) Hepiniz Spinoza'ya bayılıyorsunuz ama Makyavelci olmak dendiğinde hemen bi yan bakmalar, cıkcıkcık'lar. Peki Spinoza bu adama bayılıyordu desem? Sevdiğinizin sevdiğini sever misiniz siz de?

2 ) Prens'i okudunuz mu sahiden?

3) Birkaç alıntıyla bakalım bakalım ne demiş bu kötü adam?

"İnsanlar size karşı suç işledikleri ve kötülük yaptıkları zaman, sizin onlara vereceğiniz yanıt, onların size yaptığından bin beter olabilir ve olmalıdır"

"Bir hükümdar hayvan gibi davranabilmelidir. onun tilki ve aslandan öğreneceği şeyler vardır. tuzakları sezmek için tilki, kurtları korkutmak için de aslan olmak zorundadır."

''Ne yaparsanız yapın halkın sizden nefret etmesine engel olun. eğer ki halk sizden nefret ederse bunu size ödetir. Erdemli görünün. amaçlarınızı saklayın ve unutturun. ''

"İnsanlara ya iyi davranınız ya da onları ayaklarınızın altında eziniz. çünkü az incindiklerinde intikam peşine düşebilirler, daha faslasındaysa bunu akıllarına bile getiremezler''

"İnsanlar nankör, kaypak, sinsi, tehlikeler karşısında ürkek ve kazanç düşkünü yaratıklardır; onlara iyilik ettiğiniz sürece size bağlıdırlar",

"Her hatamın arkasından sonumun geldigini düşünürüm ancak rakiplerim hatanın büyüklüğü karşısında şaşırıyor, her hatamda keramet arıyorlardı. Böyle böyle ünlü oldum"

"Hükümdar halkı öyle korkutmalıdır ki,sevilmese bile nefret de uyandırmasın. Halkın malına ve ırzına dokunulmazsa bu da sağlanabilir. Gerektiğinde sebepleri açikça belirtilerek birinin kanına girilebilir. Ancak özellikle kimsenin malına dokunmamak gerekir.Çinsanlar babalarının kaybını unuturlar da mallarının kaybını unutamazlar."

''Eğer hükümdar sevilen mi korkulan mı biri olsun, diye sorarsanız, ikisi de iyidir derim ama birini
seç derseniz korkulan olmasını tercih ederim çünkü insanlar bencildir, sadece kendi çıkarlarını düşünür. Onları ancak korktukları biri yönetebilir. Hükümdar isminin 'acımasız'a çıkmasından çekinmemelidir. Halk hükümdardan korkmalı ama ona kin ve düşmanlık beslememelidir. Bu ince ayarı tutturacak olan da
şüphesiz ki hükümdardır''

4) Prensler bu adamın yazdığı kötülükleri yapmak için kitabın yazılmasını beklemiş olabilirler mi?

5) Machiavelli bunları yazmamış olsaydı elimizde böyle kabak gibi şablonu asırlardır bizi yönetenlere tutup ''ahanda Prens'in önde gideni'' diyebilecek miydik?

6 ) Macchiavelli yazdıklarında ciddi midir?, haklı mıdır? , gerçekçi midir?, ironi mi yapar?

7 ) Devlet kavramına karşı olmayan birinin bu adama karşı olması tuhaf değil mi?.

8 ) İnsanlar sizce cömert, yüce gönüllü, iyi niyetli, insaflı, affedici, eşitlikçi bir yöneticiyi kaldırabilcek kadar cömert, yüce gönüllü, iyi niyetli, insaflı, affedici, eşitlikçi mi?

9 ) Machivalli ahlak kavramını yok saymıyor; birlik oluşturulurken etik kavramına bakılmaksızın birlik sağlanması gerekliliğini savunuyor ancak ahlak dışı bir toplum hükümet için en büyük tehlike. O zaman halk için geçerli olacak ahlak kurallarını nerede aramak gerekir?
10) Tanrı tanımaz bir düşünür olan Machiavelli gerektiğinde dinin birleştirici gücünden faydalanalım diyor ve aynı şekilde bireyselciliğin tavan yapması da din ile dizginlenebilir ona göre.

11) Prens'te savunulan temel ilkelerden biri Yasalara Uymak. Bu Prens için de geçerli (Kendi koyduğu yasalara kendisinin de uyması gerekliliği var). Machiavelli'ye göre adalet kavramı şu şekilde oluşmuş; dağınık yaşayan insanlar biraraya geldiklerinde iyi ve haklıyla, kötü ve haksızı ayırmaya çalışırlar. İyi ve haklı olana sevgi, kötü ve haksız olana ayıplama ile karşılık veriyorlar. Kötülük yapılan bir insanın başına bir daha aynı kötülük gelmesin ve bu kötülük başkasının da başına gelmesin diye "yasa" koymaya başlamışlardır.

12) Krallık kurulduktan sonra karma yönetime geçilebilir; Aristokrasi, Halk ve Hükümdar yönetimde birlikte yer alabilir ancak hiçbir zaman tam eşitlikçi, bol sesli ve çoğunlukçu olunmaması gerektiği, bu durumda çoğunluğun önce hükümdarı yerinden edip belki de hükümdarla olduğundan çok daha ''hak''sız bir yaşama ''kavuşulacağını'' belirtirken bu hükümdarın görevlerin birinin bu haksızlığı baştan gücüyle önlemek olduğu vurgulanır.

13) Şimdi size soruyorum; el insan adam mükemmeliğin resmini mi çizmiş, yoksa gördüğü aksak monarşilerin bir resmini çekip photoshopla kusursuza mı çevirmiştir?

14) Machiavelli bir tiranın el kitabını hayranlıkla mı yazmış , Prenslere öğütler mi vermiş? yoksa bize her yönüyle bu Prensleri mi anlatmıştır? Bizim yorumumuza kalmış. Son soru; Acaba yazılanların tam tersini yapan bir hükümdar olabilir mi? Hükümdara gerek var mı? Hükümdar kimdir? ''Neden?'' Dünyamız hep bu Makyavelciler yüzünden bu halde'' ''mi?''

" Ben cennete değil cehenneme gitmek istiyorum;

çünkü cehennemde papalar, krallar ve prenslerle beraber olurum,

oysa cennette sadece dilenciler, keşişler ve havariler var "


Niccolo Machiavelli

27 Ara 2011

'' Hayat Kısa

Kuşlar Uçuyor

Bilesin ''

Benden ne olmaz?

Ajan ( hic poker face diilim ayrica iskenceye hic gelemem hemen öterim) ,


Banka soyguncusu ( suratim fazla sempatik elime kalasnikof alsam bu bi soygundur desem hadi len derler ),


Trapezci (duz yolda yuruyemiyorum daha) ,


Einstein ( carpim tablosunda 7'lere yeni geldim daha) ,


Belgeselci ( yok ceylani kaplan parcalamis filmini çekim yok yesil basli mor yilanin nesli tukeniyomuss pehhh hic giremem bortubocegin arasina, ayrıca filme çekmek yerine o kaplana bi kışştt demeyip ceylanı kurtarmayan belgeselcilere de kılım)


Fifa gozlemcisi ( ben gozlemem kafa ustu dalarim gibime geliyo),

Heidi Klum (Einstein olamayışıma benzer teknik detaylar yuzunden) ,


Muhasebe muduru ( 4 dakikada 4 holding batiririm yeminle lifo fifo aylik mizan amaaaann),


Kurumsal kariyer kadini ( fifa gozlemcisiyle ayni nedenden),


Kaşif ( ayol evin yolunu bulamiyorun kayip kitalari nereden bulayim),


Merkez bankasi baskani (gece gunduz para basip sacarim neymis piyasada karsiligi yokmus şaşarım.


NBA oyuncusu ( rengim tutmuyo) (off tamam boyum kısa) ,


Kurumsal kariyer kadını ( fifa gözlemcisi ile aynı nedenden ) ,


Derya Baykal ( eriklere dantel kılıf mı öreyim yani pes) ,


Anayasa hukukçusu ( kalın kitaplar nedeniyle ) ,


Teknik direktör ( ofsayta, serbest vuruşa, playoffa ve luganoya karşıyım ) ,


Balerin ( acıcık geç kaldım) ,


Dizi yönetmeni ( kendimi senaryoya fazla kaptırabilirim; gidip mukaddesin ağzının ortasına patlatırım mesela ) ,


Timsah avcısı ( öyle meslek olmaz),


Kuş gözlemcisi ( ayol ömür mü geçer bekle bekle ),


Rus milyarder ( neden mi? ayol hem param yok, hem de rus değilim ),


Bilgisayar programcısı ( enter ve yeniden başlat tuşlarıyla bir steve jobs olunmaz ),


Nihat Doğan (özgüven eksikliğim var, yakınından geçemem),


Moda tasarımcısı ( ben ki daha pijamamın altını üstüne uyduramıyorum )


Sünnetçi ( yıllar sonra kapıma dikilip nerede benim 2 cm diye hesap sorarlar allah muhafaza)


Açlık grevcisi ( 6 dakika durur sonra köfte ekmeğe yamulurum , işkenceye ve açlığa ve masaja hiç dayanamam böyle biline:)

13 Ara 2011

''İhtiyarladım. şurada, bir sandalyenin üzerinde, gırtlağına kadar kendi yaşayışına gömülmüş oturuyor ve hiçbir şeye inanmıyorum. Oysa bir zaman ben de İspanya'ya gitmek istemiştim. Ama olmadı! ben buradayım, kendi kendimin tadına bakıyorum; kanın ve pas kokulu bir suyun buruk tadını duyuyorum: bu benim kendi tadım; kendi kendimin tadıyım ben varım, yaşıyorum. Varolmak, yaşamak işte bu: susamadan, canı çekmeden kendini içmek!''


Jean Paul Sartre

" We are possessed by the things we possess. When I like an object, I always give it to someone. it isn't generosity - it's only because I want others to be enslaved by objects, not me."

''Sahip olduğum eşyalar, zamanla bana sahip oluyorlar. ne zaman bi nesneyi sevsem, onu hemen bi başkasına veririm. cömertlik değil bu. nesnelerin kölesi olmak istemiyorum''
"Kediye kedi diyelim; sözcükler hastaysa onları iyileştirelim"


J. P. Sartre

Jean Paul Sartre

''Ben inançsızlığa, dogmaların çatışması sonunda değil, büyükbabamla büyükannemin ilgisizlikleri yüzünden vardım. Bununla birlikte, inanıyordum: gecelikle, yatağımın kenarına diz çöküp, ellerimi birleştirip, her gün dua ediyordum, ama gittikçe daha seyrek düşünüyordum tanrıyı.

Daha birkaç yıl, yaradan ile açık ilişkilerimi sürdürdüm; kendi başıma kalınca artık aramaz oldum onu. yalnız bir kere, o'nun varolduğu duygusuna kapıldım. kibritlerle oynamış, küçük bir halıyı yakmıştım; tanrı beni gördüğünde, müthiş cinayetimi örtbas etmekle uğraşıyordum, kafamın içinde ve ellerimin üzerinde bakışı'nı hissettim; feci derecede ortada olan, canlı bir hedef gibi dönüp duruyordum banyo odasında. kızgınlık kurtardı beni: böyle büyük bir dikkatsizlik karşısında köpürdüm, küfrettim, büyükbabam gibi: "Hey allahım, ya rabbim, hay allahım, ya rabbim" diye mırıldandım. Bundan sonra hiç bakmadı bana.

Başarısızlığa uğramış bir tanrı denemesini anlattım size: Tanrı'ya ihtiyacım vardı, verdiler, ne aradığımı bilmeden aldım O'nu. Yüreğime kök salmadığı için, bir süre sıkıntıyla yaşadı içimde, sonra öldü. Bugün bana O'ndan söz edildiğinde, eski bir güzele rastlayan yaşlı bir delikanlının üzüntüsüz gönül hoşluğuyla "elli yıl önce, o anlaşmazlık, o yanılma olmasaydı, aramızda bir şeyler olabilirdi" diyorum.

hiçbir şey olmadı.."

Jean Paul Sartre

"in football everything is complicated by the presence of the opposite team''

"Bütün özgürlüğü üstüne çullanmıştı yine... Özgürdu, her şeyde özgürdü, hayvan ya da makine olmakta özgürdü, 'olur' ya da 'olmaz' demekte özgürdü, mırın kırın etmekte özgürdü... Yalnızdı, korkunc bir sessizliğin ortasinda, özgür ve yalniz, yardımsız ve mazeretsiz, bir daha dönememecesine karar vermeye mahkum, her zaman icin özgür kalmaya mahkum..."



Jean Paul Sartre

5 Ara 2011

" Yüzyıllar boyu japonya’da su seviyesi yükseldi ve toprağı yuttu ama aynı zamanda su seviyesinin alçaldığı ve yeni toprak şekillerinin ortaya çıktığı bir dönem de oldu. o yüzden okyanusun topraküstündeki insanlarla değişken bir ilişkisi var. Japonlar duygularını ifade etmekte pek başarılı değiller. depremde evi yıkılan bir adam, gazeteciye evinin yıkıldığını söylerken bir taraftan da gülümseyip böyle yaşamak durumundayım diyordu. yani bu hayatımızın bir parçası. ben japon kültüründeki bu tarafı seviyorum. dünyada birçok doğal afet oluyor. japonlar, bu felaketleri çok sıradan şeylermiş gibi kabul ediyorlar"

Hayao Miyazaki

Ruhların Kaçışı'nın yönetmeni Hayau Miyazaki'den büyülü bir film. Ponyooooooooooooooo:) Denizler evimdir, bilen bilir ve denizlerde değilim. Bir Ponyom olsa mesela şahane olurdu.


Ponyooooooooooooooo seni çooook seviyoruuuummmmmmm

Caribou Coffee Caddebostan açıldııı!!!!!



Birhan Keskin

SALYANGOZ

içimdeki taş yerinden kımıldadı.
göğün altında,
yerin telef edilmiş yüzünde
bir papatyanın 'olmaz' yaprağına düştüm.
ben sustuysam söz de sussun. olmadı,

taşındım ertesi gün 'olur' yaprağına.
orda büyüttüm hatırayı,
ordan düştüm.
hatıra da unutsun kendini koyuluğunda.

beni gel beni bul beni al,
istediğin yerde uyut bendeki hatırayı
istedim.

vardığım yer bir uçurumdan kekeme,
gümüşten ipliğim azaldı
susmaya unutmaya uykuya
yelteniyorum.

23 Kas 2011


Aslında sadece bunu diyecektim. Burdayım!
Burası dövülmüş bir yüzün yüz üstü düşme hâlleri


Zafer Ekin Karabay


sonra kırık aynada görüyorum kırılmış


kalbimi ve herkesin kendi gölgesini giyindiği


bir mevsim oluyor güz, oysa üşürken


aynada kırılan sen ve kalbime biriken kar


topu çalınmış çocuk, soyunup gölgesinden


sarmalıdır herkes güzünü, yoksa bütün


aynalar bırakıp gider bir gün yüzünü


Seyyidhan Kömürcü

işte! patlayan parantez, sırayı bozan ölüm
söndürüp ışıklarını karşıdan karşıya geçirmeye yarayan hayat
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
mutlak bir ekip çalışmasıdır
üç el oyuk bir yağış biçimidir ölüm

demişken diyelim ve öyledir;
olmayan davaların işi değildir divana kalmak
ya da aşkın ara sokağında balkondan sarkmak
çünkü çocuk oyuncağıdır harç taşımak
taş toplamak, kuyu kazmak
demişken diyelim ve öyledir;

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden eşim
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

demişken diyelim ve öyledir,
hala şüphe taşıyor her taş
süslü cami avlularında yalın ellere tapıyorum
öldüğünü bilmeyen iplerden
hala süslü siyah mektuplar alıyorum
günlerdir –makilerin ordan- yazıyorum;
sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım

aslında günlerdir çok ileri gittiğim de söyleniyor
ısrarla yüzündeki kışa benzediğim ya da
kış dediğim aynamızın önünde elek
günlerdir hoh taşıyorum
taş topluyorum deliklerine
yani ısrarla kuyuları güldürüyorum kendime

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden hayat
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

12 Kas 2011

Cem Akaş / Bir İlişki Nasıl Olmalıdır?


Birinci Manifesto


1. Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez. Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.

2. Islak olmayan bir ilişki düşünülemez.

3. Aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. İki insan ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir. Birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.

4. Olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.

5. Herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.

6. Duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.

7. Söylenmeyen söz ağırlaşır.

8. Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.

9. Bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla kaç kilo ettiği bilinemez.

10. Avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.

11. Bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. Bu, beyinler için de geçerlidir. Bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.

12. Acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir.her ilişkinin amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.

13. Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7’dir.

14. Duvarlara işemeyiniz.

15. Her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.

16. Beklemek erdem değil, çaresizliktir.

17. İnsan temelde yalnızdır. Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.

18. Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılırsa raconu kalmaz.

19. Erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan ibarettir.

20. In the long run we are all alive.

21. İnsan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.

22. Aslıda ilişki diye bir şey vardır. Her şeyin palavra olması hiçbir şeyi değiştirmez. Aşk her ilişkide bir olasılıktır. Yaşam da her ilişkide bir olasılıktır. Dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle birlikte yaşam aşktır. Bu madde, 3. maddeyle çelişmez.

23. Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz. Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.

24. Metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. Aynı paralelde ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.

25. İlişki, il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir. Görev bilincinizi götünüze sokunuz.

26. İlişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. Herkesin zamanı kendine göre işler. Ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan bakıldığında değişik şeyleri görüldüğü gerçeğini değiştirmez.

27. Rüyalar, anılar kadar önemlidir. Tabiri caizdir.

28. Herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür. Ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane oluşturulabilir.

29. Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son amaçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır. Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.

30. Yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece gidilmesini gerektirmez.

31. Her son’un nasıl olacağı en başından bellidir.

32. Eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.

33. Bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun olmayacağı anlamına gelmez

Woody Allen


Gazeteler yine UFO'lardan sözetmeye başladı, onun için bu olayı ciddi bir şekilde ele almanın zamanı geldi de geçiyor bile. (Aslında, saat şu anda sekizi on geçiyor, bu yüzden sadece birkaç dakika gecikmiş olmakla kalmıyoruz, ayrıca ben kurt gibi acıktım.) Şimdiye kadar, uçan daireler konusu çoğu zaman kafadan çatlaklar ve manyaklarla özdeş tutuldu. Aslında, gözlemciler iki grubun da üyesi olduklarını itiraf ediyorlar. Ama yine de, sorumluluk sahibi kişilerin ısrarlı raporları üzerine Hava Kuvvetleri ve bilim çevreleri bir zamanlar takındıkları kuşkulu tavrı yeniden gözden geçirdiler; şimdilerde, olayın kapsamlı bir incelemesi için iki yüz dolar kadar para ayrılmış durumda. Sorun şu: Orda birşeyler var mı? Durum buysa, bu kişilerin lazer tabancaları var mı?

Bütün UFO'lar karaüstü kökenli olmayabiliyor, ama uzmanlar, saniyede oniki binle kalkış yapabilen puro-biçimli herhangi bir pırıltılı hava taşıtı için, yalnızca Plüton'da sağlanabilecek türden donanım ve yakma tüpleri gerekeceğinde birleşiyorlar. Eğer bu nesneler gerçekten de başka gezegendenseler, o zaman bunları yapan uygarlığın bizimkinden milyonlarca yıl daha ileride olması gerekir. Durum ya böyle, ya da adamlar çok şanslı. Profesör Leon Speciman'ın varsayımına göre bu uzay boşluğundaki uygarlık bizimkinden yaklaşık onbeş dakika daha ileride. Bu durum, diyor Profesör, onları bizden çok daha avantajlı kılıyor, çünkü randevularına yetişmek için koşmak zorunda kalmıyorlar.

Wilson Dağı Gözlemevi'nde, veya Wilson Dağı Akıl Hastanesi'nde (mektup pek açık değil), çalışan Dr. Brackish Menzies, ışık hızına yakın bir hızla hareket eden gezginlerin buraya gelmesinin, en yakın güneş sisteminden gelseler bile, milyonlarca yıl alacağını iddia ediyor, ayrıca, Broadway şovlarına bakılırsa yolculuk buna değmez, diyor. (Işıktan daha hızlı seyretmek ne olasıdır, ne de zevkli, çünkü insan durmadan şapkasını tutmak zorunda kalır.)
İlginçtir, modern astronomlar uzayın sonlu olduğu görüşündeler. Bu aslında çok rahatlatıcı bir düşünce -özellikle, neyi nereye koyduğunu unutan insanlar için. Bununla birlikte, evren üzerine üretilen düşüncelerdeki ana esas, evrenin yayılmakta olduğu ve bir gün parçalanıp yokolacağıdır. Onun için, koridorun aşağısındaki ofiste çalışan kız, aradığınız bütün özelliklere sahip değil de birkaç iyi tarafı varsa, en iyisi bir an önce uzaklaşmaktır.

UFO'lar üzerine en çok sorulan sorulardan biri de şudur: Eğer daireler uzayboşluğundan geliyorsa, niye pilotları, boş alanların çevresinde gizemli bir biçimde pervane olmak yerine, bizimle bağlantı kurmaya çalışmıyor? Benim kendi kuramım şu ki, başka bir güneş sisteminden gelen yaratıklar için "pervane olmak" belki toplumca benimsenen bir ilişki kurma yöntemidir. Hatta zevkli bile olabilir. Bir keresinde ben de onsekiz yaşında bir aktrisin çevresinde altı ay pervane olmuş, hayatımın en güzel günlerini geçirmiştim. Ayrıca unutulmamalıdır ki, başka gezegenlerde "hayat" derken belirtmek istediğimiz şey, içkili toplantılarda bile toplu halde yaşamayı sevmeyen amino asitlerdir.

Çoğu kişide UFO'ları çağdaş bir sorunmuş gibi görme eğilimi vardır, ama insanoğlunun yüzyıllardır bilincinde olduğu bir olay olamaz mı bu? (Bir yüzyıl bize bayağı uzun görünüyor, özellikle elimizde bir borç senedi varsa, ama astronomik ölçütlere göre bu, bir saniyede olup bitiyor. Onun için, insan yanında her an bir diş fırçası bulundurmalı ki bir dakika içinde hazırlanıp yola çıkabilsin.) Şimdilerde bilginler, tanımlanmamış uçan cisimlerin görülüşünün Kutsal Kitap'ta geçen tarihlere dek uzandığını söylüyorlar. Örneğin, Leviticus'un kitabında şöyle bir bölüm var: "Ve Asur orduları üzerinde büyük ve gümüşi bir top belirdi, ve bütün Babil ağlayıp inleyenler ve diş gıcırdatanlarla doldu, ta ki kahinler ahaliye kendilerini toparlayıp eski hallerine dönmelerini emredene kadar."

Bu olay yıllar sonra Parmenides tarafından anlatılan öyküyle ilintili miydi: "Üç portakal rengi cisim göklerde ansızın belirdi ve Atina'nın ortasına kadar döne döne geldi, hamamların çevresinde pervane olarak, en bilge filozoflarımızdan bazılarının peştemallarına sarılmasına neden oldu"? Ve yine, bu "portakal rengi cisimler", yakın zamanda bulunan bir onikinci yüzyıl Sakson kilisesi elyazmasında anlatılana benziyor muydu: "Kapıyı kilitledi; tam yatağına giriyordu ki, havada kırmızı bir topun yüzdüğünü gördü. Teşekkürler, bayanlar baylar"?

Bu son olayı ortaçağ din adamları dünyanın sonunun geldiğinin belirtisi olarak yorumladılar, ama pazartesi gelip de herkes yine işe gitmek zorunda kalınca büyük bir düşkırıklığına uğradılar. Son olarak, en inandırıcısı da bu, 1822'de Goethe, kendi başına gelen tuhaf göksel bir olaya dikkat çekiyor. "Leipzig Kuruntu Bayramı'ndan eve dönüşte," diye yazıyor, "bir çayırdan geçerken, başımı yukarı kaldırdım ki ne göreyim; gökte, güney yönünde birkaç ateş kırmızısı top ansızın belirmesin mi! Büyük bir hızla iniş yapıp beni kovalamaya başladılar. Bir dahi olduğumu, dolayısıyla hızlı koşamadığımı haykırdım ama sözlerim yok olup gitti. Çok kızdım ve avazım çıktığı kadar onlara lanetler yağdırdım, bunun üzerine korkup uçtular. Bu öyküyü Beethoven'a anlattım, çoktandır sağır olduğunu unutmuşum, o da gülümseyip başını salladı ve "Çok hoş" dedi." Genel olarak, olay yerinde yapılan dikkatli incelemeler, çoğu "tanımlanmamış" uçan cisimlerin oldukça sıradan şeyler olduğunu ortaya koyuyor, hava balonları, meteorlar, uydular, hatta bir keresinde, Dünya Ticaret Merkezi'nin damından uçan Lewis Mandelbaum adında bir adam gibi. "Açıklanmış" tipik bir olay, 5 Haziran 1961'de Shropshire'da Sir Chester Ramsbottom tarafından rapor edildi: "Öğleden sonra iki sularında arabamla geziyordum, puro-biçiminde bir nesnenin peşimden geldiğini gördüm. Ne tarafa sürersem süreyim; doğru köşelerden keskin dönüşler yapıp benimle kalıyordu. Çok kuvvetli, parıltılı bir kızmızıydı, arabayı aşırı hızda o yana bu yana döndürdüysem de izimi kaybettiremedim. Korkmaya başlamıştım, her yanım ter içindeydi. Bir korku çığlığı koyuverip bayıldım, ama uyandığımda bir hastanedeydim, mucize eseri hiçbir yara almamıştım." Araştırmadan sonra uzmanlar, "puro-biçiminde"ki nesnenin Sir Chester'ın burnu olduğu kararına vardılar. Doğal olarak, kaçmak için yaptığı hiç bir hareket onu yokedemezdi, çünkü yüzüne yapışıktı.

Bir başka açıklanmış olay 1972'nin Nisan ayı sonlarına doğru, Andrews Hava Üssü'nden Tuğgeneral Curtis Memling'in raporu üzerine başladı: "Bir gece bir tarlada yürüyordum, ansızın gökte büyük, gümüş rengi bir disk gördüm. Üzerimden uçtu, başımdan nerdeyse elli fit uzaklıkta, ve üstüste, sıradan bir hava taşıtının yapamayacağı aerodinamik hareketler yapmaya başladı. Sonra birden hızlandı ve korkunç bir hızla fırladı gitti."

Araştırmacılar, General Memling'in olayı kıkırdayarak anlattığını görünce kuşkuya kapıldılar. General daha sonra, o sırada "Yıldız Savaşları" filminden dönmekte olduğunu ve 'filmde deliler gibi eylendiğini' itiraf etti. Gariptir, General Memling 1976'da bir başka UFO gördüğünü rapor etti, ama çok geçmeden onun da Sir Chester Ramsbottom'ın burnunu takıntı haline getirdiği açığa çıktı-olay Hava Kuvvetleri'nde büyük bir şaşkınlığa yol açtı ve sonunda General Memling askeri mahkemeye verildi.

Çoğu UFO raporları yeterince açıklanabiliyorsa da, açıklanamayan birkaç taneye ne demeli? Aşağıdakiler, "çözümlenmemiş" buluşmalardan alınan gizemli birkaç örnektir, ilki, Mayıs 1969'da bir Boston'lu tarafından rapor edildi: "Kumsalda karımla yürüyordum. Pek çekici bir kadın değildir. Bayağı şişman. Aslında, o sırada onu iki tekerlekli bir arabayla çekiyordum. Ansızın başımı kaldırdım ve büyük bir hızla inmekte olan kocaman beyaz bir daire gördüm. Sanırım paniğe kapıldım, çünkü karımın arabasının ipini düşürdüm ve koşmaya başladım. Daire tam başımın üstünden geçti ve uğursuz, metalik bir ses duydum, "Servisinizi arayın." Eve varınca yanıt verme servisime telefon ettim ve kardeşim Ralph'in Neptün'e taşındığını bildiren bir mesaj aldım. Onu bir daha hiç görmedim. Karım olaydan sonra büyük bir bunalım geçirdi, artık bir el kuklası kullanmadan konuşamıyor."

I.M. Axelbank, Atinalı, Georgia, Şubat 1971: "Deneyimli bir pilotum. Dini inançlarına pek katılmadığım bir grup insanı bombalamak için, özel Cessna'mla New Mexico'dan Amarillo, Texas'a uçtuğum sırada, yanıbaşımda uçan bir nesne farkettim. Önce başka bir uçak olduğunu düşündüm, ama yeşil bir ışık göndererek, uçağın dört saniyede onbir bin fit düşmesine ve perukamın kafamdan fırlayıp tavanda iki fitlik bir delik açmasına neden oldu. Telsizimle durmadan yardım istedim, ama her nedense yalnızca 'Bay Anthony' programını bulabildim. UFO yine uçağıma yaklaştı ve sonra köredici bir hızla fırladı gitti. Bu arada yolumu şaşırdığım için, geçiş parası alınan yola acil iniş yapmak zorunda kaldım. Uçakla yolculuğuma karada devam ettim, ama para-ödeme klübesinden kaçmaya çalışırken başım belaya girdi ve kanatlarımı kırdım."

En tuhaf olaylardan biri de Ağustos 1975'te, Long Island'da Motauk Burnu'nda oturan bir adamın başına geldi: "Kumsaldaki evimde yatıyordum, ama uyuyamıyordum çünkü buzdolabında mutlaka yemem gereken kızarmış piliçler duruyordu. Karım dalıncaya kadar bekledim, sonra ayaklarımın ucuna basa basa mutfağa gittim. Saate baktığımı hatırlıyorum. Tam tamına 4.15'ti. Bundan eminim çünkü mutfak saatimiz yirmi yıldır çalışmıyor ve hep o saati gösterir. Köpeğimiz Judas'ın da tuhaf şeyler yaptığını farkettim. Arka ayaklarının üstünde durmuş, 'Kız olmak hoşuma gidiyor' şarkısını söylüyordu. Ansızın oda parlak portakal rengine döndü. Önce, karımın beni yemek arasında birşeyler atıştırırken yakalayıp evi ateşe verdiğini sandım. Sonra pencereden dışarı bakınca, hayret içinde, puro-biçiminde dev bir hava taşıtının bahçedeki ağaçların tam tepesinde pervane olduğunu ve portakal rengi bir parıltı saçtığını gördüm. Saatimiz hala 4.15'i gösterdiği için anlamak zordu ama, saatlerce olduğum yerde çakıldım kaldım. Sonunda, büyük, mekanik bir pençe hava taşıtından uzanıp elimdeki iki piliç parçasını kapıverdi ve sessizce çekildi. Makine kalktı ve büyük bir hızla gökyüzünde kayboldu. Olayı Hava Kuvvetleri'ne rapor ettiğimde, gördüğümün bir kuş sürüsü olduğunu söylediler. Karışı çıktığım zaman, Albay Quincy Bascomb, Hava Kuvvetleri'nin iki parça pilici geri vereceğine kişisel olarak söz verdi. Ama bugüne kadar, sadece bir parçasını geri aldım."

Son olarak, Ocak 1977'de iki Louisiana'lı fabrika işçisinin verdiği rapor: "Roy ve ben bataklıkta yayın balığı avlıyorduk. Bataklığı severim, Roy da sever. Her ne kadar yanımızda bir galon metil klorid getirmişsek de-bir iki damla limon veya bir ufak soğanla çok iyi gider-içki içmiyorduk. Her neyse, gece yarısı, başımızı kaldırdığımızda, parlak sarı bir kürenin bataklığa indiğini gördük. Önce, Roy bunu bir öten-turna sanıp ateş etti, ama ben, "Roy, bu turna değil, çünkü gagası yok," dedim. Turna böyle anlaşılır. Roy'un oğlu Gus'ın da gagası var ve kendini turna sanıyor. Neyse, birden kapı açıldı ve birkaç yaratık çıktı. Bu yaratıklar dişli, kısa saçlıydı, küçük taşınır radyolara benziyorlardı. Bacakları da vardı, ama parmak yerine tekerlekler duruyordu. Yaratıklar yaklaşmamı işaret ettiler, ben de yaklaştım, bana gülümseyip Bopeep gibi hareket etmeme neden olan bir sıvı şırınga ettiler. Birbirleriyle tuhaf bir dilde konuşuyorlardı, arabanızı şişman bir insana çarptığınızda çıkan sese benzeyen bir dil. Beni hava taşıtına aldılar ve iyice bir fiziksel muayeneden geçirdiler. Ses çıkarmadım, çünkü iki yıldır tam bir check-up yaptırmamıştım. O zamana kadar benim dilimi öğrenmişlerdi, ama hala görüngübilim yerine yörüngebilim demek gibi ufak tefek yanlışlar yapıyorlardı. Bana, başka bir galaksiden olduklarını, buraya dünyaya barış içinde yaşamamızı öğütlemek için geldiklerini, yoksa özel silahlarla geri gelip her yeni doğmuş erkek çocuğunu ince katmanlara ayıracaklarını söylediler. Kan testinin sonuçları bir iki gün içinde belli olur, bizden haber almazsan Clair'le evlenebilirsin dediler."


ben aşkı gösümde süt gibi taşıyorum


kara yılan kara yılan kara yılan

Sezai Karakoç

Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum
Yağmurun hafifliğini toprağın ağırlığını
Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum
Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeye
Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini
Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin

Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır
Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum
Saçlarımı acının elinde unutuyorum
Parmaklarımdan süt içemeye çağırıyorum seni
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk

Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan
Kara yılan kara yılan kara yılan kara yılan

Hasta Döşeği / Perihan Mağden

Odada; bir üst üste dizili mavi yastıklar
Güldeki vazolar, balbadem çikolata, sarı kolonya
Kuytu köşelerde hazin kuyruğu dikilmiş havaya
Yemyeşil, moryeşil bir hayvan gizli

Odada telaşa varan bir durgunluk
Bir de sen, boynunda ninemden ak bir yemeni
Ortada konargöçer kara çadırın
Bir oda giysisi, bir baston

Yan odada mutfağa dair sesler
Yani kilometreler, kilometre taşları
En çok da kollarım ağrır
Ta Homer'den beri kullanamadım onları

Odada bir sessizlik. Odada bir sessizlik
Odada odalıktan gelen bir sıkıntı
Çay fincanını anlatmama bile razıydın önceleri
Derken söyletmez oldun adımı

Senden bana, benden sana doğru
Yükselmekte ve alçalmakta derece
Odanın ortasında bir deniz başladı
Odanın girişine dair bir belirti
(Çayırda buldum seni. Çayırda buldum seni.)